Sağanak sağanak yağar yağmur
Gökyüzü, içini tutamayan bir anne gibi ağlar bazen. Ankara semalarında başlayan o hafif gürültü, göğün çatlamaya yüz tutmuş sabrıdır. Önce ürkekçe düşer damlalar, sonra birden cesaretlenir hava. Yağmur başlar; sağanak sağanak. Sanki bulutlar, yıllarca biriktirdiği hüznü bir kerede bırakır toprağa. Her yerden bir teslimiyet yükselir, her ses biraz daha içe çekilir. Kaldırımlar susar, ağaçlar eğilir, insanlar başlarını eğer. Yağmur, gökyüzünün en ıslak cümlesidir çünkü.
Ama bir de başka türlü yağar içimize yağmur. Kelimelerle. Sessizce. Derinden. Bir yazının satır aralarına gizlenmiş duygular gibi. İşte o vakit, sağmak sağmak düşer kelimeler yüreğimize. Dışarıda toprak ıslanırken, içeride kalp kabuk değiştirir. Her harf bir damla olur, her cümle bir akarsu. Yazının içinden değil, insanın içinden akar bu yağmur. Okuyanın gözlerinde buğular birikir, yazanın kaleminde bir sızı büyür. Bu yağmur gökten değil, gönülden iner. Yağmurun görünmeyen yüzüdür bu: adı kelimedir, hâli duadır, sesi suskunluktur.
Toprak sağanağı emerken, biz de anlamı emeriz. Göğün altında ne varsa toprakla buluşur, kelimelerin altında ne varsa kalple. Dışarda yağmur başkentten akar, içerde yazı başka bir başkente yürür: insanın yüreğine.
Bir tarafıyla toprak ürker yağmurdan, bir tarafıyla yürek arınır kelimeden. Ve ikisi de razıdır bu inişe. Çünkü yağmur, her düştüğünde yeniden anlatır: bazen bir şehri, bazen bir ömrü, bazen bir cümleyi.
Yağmur sağanak sağanak yağar, kelimeler sağmak sağmak düşer.
Ve insan, iki yağmurun arasında biraz daha insan olur.
Yağmurun coğrafyası Karadeniz’den Ankara’ya döndük, evimizin balkonunu kapatan erik dallarından süzülen yağmurla selamlaştık.
Özlemişiz birbirimizi….