1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü Kılıç

  3. Açlığa karşı iman; Şi‘b’de yazılan direniş
Ahmet Şükrü Kılıç

Ahmet Şükrü Kılıç

Yazarın Tüm Yazıları >

Açlığa karşı iman; Şi‘b’de yazılan direniş

A+A-

Vahyin ilk nefesi ve yalnızlığın başlangıcı

 

Gece, insanın en savunmasız olduğu vakittir; çünkü kalabalıklar dağılır, sözler susar, insan kendi içine çekilir. İşte o gece; Hira’nın sessizliğinde, insanlığın en büyük çağrısı yankılandı. Hz. Muhammed, “Oku” emriyle sarsıldığında aslında sadece bir insan değil, bir çağ uyandırılıyordu. Bu çağrı, kalabalıklara değil; önce yalnızlığa indirildi. Çünkü hakikat, seslerin yükseldiği yerde değil, sükûnetin içinden doğar.

 

İlk inen ayetler, bir medeniyet kuracak kadar büyük ama bir kalpte taşınacak kadar sadeydi. “Yaratan Rabbinin adıyla oku” emri, insanı yeniden tanımlıyordu; güçle değil, bilgiyle; servetle değil, idrakle. Bu ilk nefes, Mekke’nin taş sokaklarında yankı bulmadı hemen. Önce birkaç yürekte kök saldı. Sayıları azdı ama her biri bir âlem kadar derindi. Bu yüzden o ilk topluluk, kalabalık değil; yoğunluktu.

 

Mekke ise bu sesi tanımadı. Tanımak istemedi. Çünkü bu çağrı, alışkanlıkları bozuyordu. Putlar sadece taş değildi; düzenin kendisiydi. Bir adam çıkmış ve diyordu ki; “Allah birdir.” Bu cümle, sadece bir inanç değil; bir düzen yıkımıydı. İlk tepki küçümseme oldu. “Şairdir”, dediler. “Büyülenmiştir”, dediler. Hakikati anlamayan, onu ya küçültür ya da çarpıtır.

 

Ama hakikat küçülmedi. Her gün biraz daha derinleşti. İnen ayetler, insanın içini inşa ediyordu. Sabırdan bahsediyordu ama pasif bir bekleyiş değil. Dirençten bahsediyordu ama kör bir öfke değil. Ahireti hatırlatıyordu; çünkü dünyaya aşırı bağlanan insan, zulme razı olur. Bu yüzden vahiy, önce insanın içini özgürleştirdi.

 

Bu özgürleşme, Mekke’nin düzenini rahatsız etti. Çünkü özgür insan satın alınamaz. Eğilip bükülmez. En tehlikelisi; korkmaz. İşte o ilk yıllar, aslında sayıca az bir topluluğun değil; korkudan arınmış bir insanlığın doğuşuydu.

 

Geceler ilerledikçe yalnızlık büyüdü. Ama bu yalnızlık bir eksiklik değildi; bir hazırlıktı. Çünkü kalabalıklar gelmeden önce, insanın kendiyle yüzleşmesi gerekir. Hz. Muhammed’in yalnızlığı, aslında bir çağın kalabalığına gebeydi. Mekke henüz farkında değildi; karşısında duran şey bir insan değil, durdurulamaz bir hakikatti.

 

 

Satın alınamayan davet ve reddedilen teklifler

 

Hakikat ilk yıllarda sessiz büyür ama bir süre sonra sessizlik bile rahatsız etmeye başlar. Mekke, duymazdan gelerek geçiştirdiği çağrının artık durdurulamaz bir akışa dönüştüğünü fark ettiğinde, inkârın dili değişti. Alay yerini ciddiyete, küçümseme yerini hesap yapmaya bıraktı. Çünkü karşılarında duran şey, ne geçici bir hevesti ne de susturulabilecek bir ses.

 

Önce anlamaya çalıştılar. Anlayamayınca, bildikleri yola başvurdular; satın almak. İnsanları satın alarak düzen kurmuş bir toplum için hakikat de satın alınabilir bir şeydi. Hz. Muhammed’in karşısına çıktılar ve dediler ki; “İstersen seni en zenginimiz yapalım.” Ardından eklediler; “İstersen başımıza lider ol.” Daha ileri gittiler; “İstersen en güzel kadınlarla evlendirelim.” Bu tekliflerin her biri, Mekke’nin dünyasını ele veriyordu. Onlar için insan, arzularının toplamıydı; zenginlik, güç ve haz.

 

Ama karşılarında başka bir insan vardı. Bu tekliflerin hiçbiri onun dünyasına dokunmuyordu. Çünkü onun yürüdüğü yol, çıkarla değil, çağrıyla başlamıştı. Cevap, bir pazarlık cümlesi olmadı. Vahiy konuştu. Kelimeler değil, ayetler yükseldi. O an Mekke şunu anladı; bu davet satın alınamaz.

 

Satın alamadıkları şeyi bu kez bölmek istediler. “Bir yıl sen bizim ilahlarımıza tap; bir yıl biz senin Rabbine ibadet edelim” dediler. Bu teklif, aslında bir inanç meselesi değil; bir denge arayışıydı. Hakikati yarıya indirmek, onu zararsız hâle getirmek demekti. Çünkü yarım hakikat, hakikat olmaktan çıkar. Bu yüzden gelen cevap net oldu; “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” Bu cümle, sadece bir reddediş değil; bir sınır çizimiydi.

 

Mekke’nin son hamlesi daha incelikliydi. “Etrafındaki zayıf insanları uzaklaştır; biz seninle konuşalım” dediler. Çünkü onlar için değer, statüyle ölçülürdü. Fakirlerin bulunduğu bir hakikat, onların gözünde değersizdi. Ama vahiy bu kapıyı da kapattı; “Rablerine sabah akşam dua edenleri yanından kovma.” Bu cevap, İslam’ın sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir eşitlik çağrısı olduğunu ilan ediyordu.

 

Böylece bütün yollar kapandı. Para işe yaramadı; makam işe yaramadı; uzlaşma işe yaramadı. Mekke ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordu. Çünkü onlar, her insanın bir zayıf noktası olduğuna inanıyordu. Oysa karşılarında duran adamın zayıf noktası yoktu; çünkü o, kendine ait değildi.

 

İşte o an karar verdiler. Satın alamadıkları, bölemedikleri ve eğemedikleri bu daveti yalnızlaştıracaklardı. Çünkü güçlerinin yettiği tek şey buydu. İnsanları yalnız bırakarak kırabileceklerini sandılar. Oysa fark etmedikleri bir şey vardı; hakikat yalnız kalmaz, yalnızlaştırılır. Yalnızlaştırılan hakikat, en sert hâliyle büyür.

 

 

Kuşatma kararı ve açlığa mahkûm edilen iman

 

Reddedilen her teklif, Mekke’nin içinde biriken öfkeyi büyüttü. Çünkü alışık oldukları dünya, itaat üzerine kuruluydu. İtaat etmeyen bir ses, sadece bir itiraz değil; bir düzen tehdidiydi. Satın alamadıkları, bölemedikleri ve eğemedikleri bu davetin karşısında son bir yol kalmıştı; tecrit. İnsanları yalnız bırakmak, aç bırakmak, nefessiz bırakmak. Böylece hakikati değil, ona inananları kıracaklarını düşündüler.

 

Karar alındı. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya geldi ve dediler ki; “Onlarla alışveriş yapılmayacak, onlarla evlenilmeyecek, onlara hiçbir şekilde yardım edilmeyecek.” Bu sadece bir yasaklar listesi değildi; bir toplumun başka bir toplumu yok sayma kararıydı. İmzalandı, yazıya döküldü ve Kâbe’nin duvarına asıldı. Böylece zulüm, kutsalın gölgesine sığınarak meşrulaştırıldı.

 

Boykot, sadece Müslümanlara değil; onları koruyan bir bütün olarak Beni Hâşim ve Beni Muttalib’e uygulandı. İçlerinde iman eden de vardı, etmeyen de. Ama hepsi aynı yazgının içine itildi. Çünkü mesele artık inanç değil; taraf olmaktı. Ya hakikatin yanında duracaktın ya da ona sırtını dönecektin. Arada kalmaya izin yoktu.

 

Ardından çekildiler. Mekke’nin kalabalığından koparıldılar, dar bir vadiye sıkıştırıldılar. Şi‘b, bir coğrafya olmaktan çıktı; bir imtihan mekânına dönüştü. Güneş aynı güneşti, gece aynı geceydi ama hayat artık başka bir şeydi. Kapılar kapandı, yollar kesildi, alışveriş bitti. İnsan, ilk defa açlıkla yüzleştiğinde kendini tanır. Onlar, kendilerini açlıkta tanıdılar.

 

Yiyecek bulmak zorlaştı, sonra imkânsızlaştı. Rivayetler anlatır; deri parçaları kaynatıldı. Ağaç yaprakları toplandı. Mideler değil, sabır doldu. Çocuklar ağladı. Öyle bir ağlayış ki; Mekke’nin sokaklarından duyulacak kadar derin, göğe yükselecek kadar yakıcı. Bir annenin çaresizliği, bir babanın suskunluğu, bir toplumun sınavıydı bu.

 

Ama açlık sadece bedeni yormadı; kalpleri de sınadı. İnsan, yoklukta ya çözülür ya da kök salar. Şi‘b’de kök salan bir iman vardı. Çünkü orada bulunanlar, sadece aç kalmadı; aynı zamanda yalnız bırakıldı. Kapılar yüzlerine kapandı, akrabalar sırt çevirdi, dostluklar çözüldü. Fakat bir şey çözülmedi; bağlılık.

 

Bu kuşatma, dışarıdan bakıldığında bir cezaydı; içeriden bakıldığında ise bir arınmaydı. Çünkü her gün biraz daha netleşti; bu yol, rahatlık yolu değildi. Bu yol, bedel isteyen bir yoldu. O vadide, her lokmanın yokluğunda, her gece uykusuzluğunda, her çocuğun ağlayışında şu cümle yeniden kuruldu; “Bu davet, her şeyden değerlidir.”

 

Mekke zannetti ki açlık, insanı diz çöktürür. Oysa açlık, insanın neye boyun eğmeyeceğini öğretir. Şi‘b’de aç kalanlar, aslında korkudan doydu. Korkudan doyan bir toplumu hiçbir güç teslim alamaz.

 

 

Bir amcanın direnişi ve bir kadının servetten sabra yürüyüşü

 

Şi‘b, sadece açlığın değil; karakterlerin ortaya çıktığı bir mekândı. Orada kim neye sahip olduğu ile değil, neyi göze alabildiği ile ölçülüyordu. O dar vadide, bir adam bütün ağırlığıyla ayağa kalktı; Ebu Talib. O, bir kabile reisiydi ama o günlerde sadece bir reis değil, bir kalkan oldu. Çünkü mesele artık sadece bir yeğeni korumak değildi; bir hakikatin hayatta kalmasını sağlamaktı.

 

Geceler onunla daha uzun, daha dikkatli yaşanıyordu. Her gece, aynı tedirginlik; aynı ihtimal. Bir suikast, bir baskın, bir karanlık hamle. Ebu Talib, bu ihtimali kader diye karşılamadı; tedbir aldı. Hz. Muhammed’in yerini değiştirir, onu başka bir yatağa alır, kendi oğullarını onun yerine yatırırdı. Bu, sıradan bir koruma refleksi değildi. Bu, açık bir tercihti. “Tehlike gelecekse önce bana gelsin” diyen bir yürekti. Bir insanın, kendi çocuklarını göze alarak başka bir insanı koruması; tarih boyunca nadir görülen bir sadakattir.

 

Onun direnişi sadece gecelerde değildi. Gündüzleri de kabilesini bir arada tutmak için mücadele etti. Çünkü boykot, insanları sadece aç bırakmaz; aynı zamanda birbirinden koparır. Ebu Talib, bu kopuşa izin vermedi. İman edenle etmeyeni aynı safta tuttu. Çünkü o, hakikatin korunmasının önce birlikle mümkün olduğunu biliyordu. İnanç tartışması yapmadı; saf tutma çağrısı yaptı. O saf, üç yıl boyunca çözülmedi.

 

Ama Şi‘b’de sadece bir adam direnmiyordu. Bir kadın da vardı; sessiz ama derin bir direnişin sahibi. Hz. Hatice. Mekke’nin en zengin kadınlarından biri olarak başladığı hayat, o vadide bambaşka bir anlam kazandı. Servet, onun için bir güç değil; bir imkândı. O imkânı, sonuna kadar kullandı. Malını verdi, imkânını tüketti, rahatını terk etti. Çünkü onun için değer, sahip olmak değil; yanında durmaktı.

 

Şi‘b’de açlık sadece bir ihtiyaç değildi; bir imtihandı. Hz. Hatice bu imtihanı yaşlılığına rağmen omuzladı. Genç değildi; güçlü değildi; ama kararlıydı. Aç kaldı, yoruldu, yıprandı. Ama geri dönmedi. Çünkü o, bu yolun başında bir tercih yapmıştı. “Bu davet, benim hayatımdan daha değerlidir” demişti. Bu cümle, onun her adımında yeniden doğrulandı.

 

Bir tarafta oğullarını riske atan bir amca; diğer tarafta servetini tüketen bir eş. Bu iki duruş, Şi‘b’in görünmeyen sütunlarıydı. Açlık onları yıkmadı; aksine birbirine daha sıkı bağladı. Çünkü direniş, tek başına ayakta kalmak değil; birlikte düşmemektir.

 

Dışarıda kalanlar vardı ama içeride olanlar bir bütün hâlindeydi. O bütünlük, sadece kan bağıyla değil; anlam bağıyla kuruldu. Herkes biliyordu; bu vadiden ya güçlenerek çıkılacaktı ya da hiç çıkılmayacaktı. O vadide, her gün yeniden bir karar verildi; “Vazgeçmeyeceğiz.”

 

Şi‘b, bir mekân olmaktan çıktı; bir duruşa dönüştü. O duruşun en güçlü cümlesi şuydu; “Sadakat, rahat günlerin değil; zor zamanların dilidir.”

 

 

Vicdanın uyanışı ve boykotun çöküşü

 

Zulüm uzun sürer ama sonsuz değildir. Çünkü insan, ne kadar sertleşirse sertleşsin, içinde bir yerde hâlâ bir kırılma noktası taşır. Şi‘b’in etrafında kurulan kuşatma, sadece içeridekileri değil; dışarıdakileri de sınamaya başlamıştı. Açlık içerideydi ama rahatsızlık artık dışarıya taşmıştı. Çünkü bir toplum, zulmü sadece yaptığında değil; gördüğünde de kirlenir.

 

Üç yıl boyunca süren bu tecrit, Mekke’nin vicdanını yavaş yavaş kemirdi. Herkes susuyordu ama herkes biliyordu. Çocukların ağlama sesleri rüzgârla birlikte şehrin sokaklarına ulaşıyordu. O ses, sadece bir açlığın değil; bir utancın sesiydi. Bazı insanlar, bu sesi daha fazla taşıyamadı.

 

Geceleri gizlice yiyecek taşıyanlar oldu. Kimse görmesin diye karanlığa sığınarak, bir parça ekmeği bir insanlık borcu gibi ulaştıranlar. Bu küçük adımlar, büyük bir kırılmanın habercisiydi. Çünkü zulüm, içeriden çözülür. Dışarıdan yıkılmaz; içinden parçalanır.

 

Sonra bir gün, birkaç adam ayağa kalktı. Dediler ki; “Biz ne yapıyoruz?” Bu soru, Mekke’nin susturduğu en tehlikeli soruydu. Çünkü doğru soru, bütün düzeni sarsar. Boykotun haksız olduğunu dile getirdiler. Akrabalık bağlarını koparmanın, insanları aç bırakmanın, bir toplumu yok saymanın kabul edilemez olduğunu söylediler. Bu sözler, sadece bir itiraz değil; bir yüzleşmeydi.

 

Ardından o metin gündeme geldi. Kâbe’ye asılan, zulmü kutsalın gölgesine saklayan o metin. Onu indirmek istediler. Rivayet edilir ki; metnin büyük kısmı yok olmuştu. Sanki zaman bile bu zulme tahammül edememişti. Geriye sadece birkaç kelime kalmıştı. Bu manzara, bir işaret gibiydi. İnsanların kurduğu düzenin, ilahi adalet karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir işaret.

 

Artık geri dönüş yoktu. Boykot çözüldü. Kapılar açıldı. Yollar serbest bırakıldı. Üç yıl süren kuşatma, bir anda dağıldı. Ama geride sadece açlık hatırası kalmadı. O vadiden çıkan insanlar, aynı insanlar değildi. Açlık onları zayıflatmamıştı; keskinleştirmişti. Çünkü yokluk, insanın neye tutunduğunu öğretir.

 

Fakat her direnişin bir bedeli vardır. Bu bedel, sadece o günlerde değil; sonrasında da ödenir. Boykotun hemen ardından iki büyük kayıp geldi. Ebu Talib gitti. Ardından Hz. Hatice. Bu iki isim, sadece birer insan değildi; bir davetin en güçlü dayanaklarıydı. Onların yokluğu, Hz. Muhammed’in omuzlarına daha ağır bir yük bıraktı.

 

İşte bu yüzden o yıl, bir isimle anıldı; “Hüzün yılı.” Ama bu hüzün, bir yenilginin değil; bir bedelin adıdır. Çünkü o vadide kaybedilen şeyler, aslında kazanılan bir direnişin temeliydi.

 

Şi‘b bitti ama Şi‘b’de kurulan ruh bitmedi. Açlık geçti ama sabır kaldı. Kuşatma kalktı ama kararlılık daha da büyüdü. Mekke bir şey öğrendi; hakikat susturulamaz. İnsanlık bir şey gördü; zulüm ne kadar güçlü görünürse görünsün, bir gün kendi yükü altında çöker.

 

Son söz, o vadide yazıldı; “Direniş, kazanmak için değil; vazgeçmemek için vardır.”

 

Önceki ve Sonraki Yazılar