1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü Kılıç

  3. Değişmek doğaldır, istikameti kaybetmek ahlâkîdir!
Ahmet Şükrü Kılıç

Ahmet Şükrü Kılıç

Yazarın Tüm Yazıları >

Değişmek doğaldır, istikameti kaybetmek ahlâkîdir!

A+A-

Davanın saflığı ve güçle temasın imtihanı

 

Her inanç hareketi, her siyasal dalga, her “Dava” dediğimiz yapı; önce bir mahrumiyet atmosferinde doğar. Ortak bir dışlanmışlık, ortak bir risk, ortak bir fedakârlık duygusu… Bu ilk evrede söylem ile hayat arasında mesafe yoktur. Çünkü imkân yoktur. Konfor yoktur. Ayrıcalık yoktur. Saflık çoğu zaman erdemden değil, şartların eşitleyici sertliğinden beslenir.

 

İslam tarihinin ilk dönemine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Dört Halife dönemi (632–661), henüz hanedanlaşmamış, merkezî bürokrasiye tam dönüşmemiş bir siyasal organizasyon tecrübesidir. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin hayat tarzı ile yönetim anlayışı arasında belirgin bir mesafe yoktur. Devlet henüz saraylaşmamıştır; yönetici ile sıradan insan arasındaki hayat farkı sınırlıdır. Bu dönemi romantize etmek yerine şu gerçeği teslim etmek gerekir; yapı henüz genişlememiştir, imkân henüz kurumsallaşmamıştır.

 

661’de Muaviye ile birlikte Emevî Devleti’nin başlaması ise başka bir evreyi işaret eder. Hilafet, hanedan formuna kavuşur; merkezî idare güçlenir; saray kültürü belirginleşir. Bu, basit bir “Ahlâkî düşüş” hikâyesi değildir. Bu, bir cemaatin devlete dönüşmesidir. Devletleşme, kaçınılmaz olarak bürokrasi, merkezileşme ve yeni bir elit tabakanın oluşumunu beraberinde getirir. Saf dayanışma ruhu yerini kurumsal hiyerarşiye bırakır. Bu yapısal dönüşüm, yalnızca o döneme özgü değildir; tarih boyunca tekrar eden bir döngüdür.

 

Abbâsî Devrimi (750) de benzer bir örnektir. Emevî yönetimine karşı eşitlikçi ve kapsayıcı bir söylemle ortaya çıkan hareket, kısa sürede geniş bir imparatorluğun merkezî idaresine dönüşür. Saray kültürü, vezirlik kurumu, bürokratik elit… Devrimci retorik yerini kurumsal akla bırakır. Başlangıçtaki mahrumiyet dili, devlet aklıyla temas ettiğinde yeni bir forma bürünür. Burada sorun tek tek kişilerin niyeti değil; güçle temas eden her yapının geçirdiği zorunlu dönüşümdür.

 

İbn Haldun’un asabiyet teorisi bu süreci açıklamak için güçlü bir çerçeve sunar. Ona göre bir topluluk, dayanışma ve mücadele ruhuyla yükselir; iktidara yerleştiğinde ise konfor ve kurumsallaşma süreci başlar. İlk kuşak fedakârlıkla yoğrulmuştur; sonraki kuşaklar hazır düzenin içine doğar. Dayanışma ruhu zayıflar; yerini düzenin devamını önceleyen bir zihniyet alır. Bu, ahlâkî bir felaket değil; tarihsel bir eğilimdir. Fakat bu eğilim, her kuşakta yeniden muhasebe edilmezse çözülmeye dönüşür.

 

Bu döngüyü yalnızca İslam tarihinde değil, dünya tarihinde de görmek mümkündür. 1789 Fransız Devrimi, eşitlik ve yurttaşlık idealiyle başlar; birkaç yıl içinde Jakoben radikalleşmeye, ardından Napolyon’un merkezî otoritesine evrilir. 1917 Bolşevik Devrimi, işçi sınıfı adına yola çıkar; kısa sürede parti bürokrasisi ve yeni bir elit sınıf üretir. Anti-kolonyal mücadeleler, bağımsızlık sonrası yeni yönetici sınıfların doğuşuna sahne olur. Her devrim, kendi elitini üretir. Elit teorisyenlerinin ifade ettiği “Oligarşinin tunç yasası”, bunu anlatır; hareketler büyüdükçe merkezileşir; merkezileştikçe karar mekanizmaları daralır.

 

Burada asıl mesele şudur; imtihan, baskı döneminde değil; imkân döneminde başlar. Muhalefet safhasında yüksek sesle dile getirilen ilkeler, iktidar veya imtiyaz alanına yaklaşıldığında daha zor taşınır. Çünkü artık kaybedilecek bir şey vardır. Erişim vardır. Nüfuz vardır. Yakınlık vardır. Eleştiri, bedel gerektiren bir tercih hâline gelir.

 

İslam tarihinde bu döngünün istisna örnekleri de vardır. Ömer bin Abdülaziz (717–720), Emevî halifesi olmasına rağmen kamu malı konusundaki hassasiyeti ve aile fertlerinin ayrıcalıklarını sınırlamasıyla farklı bir çizgi sergilemiştir. İmam Ahmed bin Hanbel, Mihne döneminde (833–848) devlet baskısına rağmen görüşünden vazgeçmemiştir. Bu örnekler şunu gösterir; güçle temas, zorunlu olarak çözülme anlamına gelmez; fakat güçlü bir karakter gerektirir.

 

Bugün iç muhasebe yapmamız gereken yer tam da burasıdır. Her hareket, büyüdükçe devletle, iktidarla, imkânla temas eder. Bu temas kaçınılmazdır. Kaçınılmaz olan temasın kendisi değil; o temasın dönüştürücü etkisidir. İlk günlerin dili ile imkân döneminin dili arasında fark oluşuyorsa; burada yalnızca tarihsel bir evrim değil, ahlâkî bir soru da vardır.

 

Saflık çoğu zaman yoksulluğun çocuğudur. Asıl istikrar, imkân içinde sade kalabilmektir. İlk dönemlerin fedakârlığını hatırlamak kolaydır; o fedakârlık ruhunu imtiyaz alanında sürdürebilmek zordur. Tarih bize göstermiştir ki; davalar söylemle yükselir; fakat güçle temas ettiğinde gerçek sınav başlar. İmtihan, baskı altında değil; imkân altında derinleşir.

 

İmtiyazın sessizliği ve nostaljinin psikolojisi

 

Her dava, güçle temas ettiğinde yalnızca kurumsal olarak dönüşmez; insanın iç dünyasında da bir kayma başlar. İlk yazıda gördük; saflık çoğu zaman mahrumiyetin çocuğudur. Şimdi daha zor bir soruya geliyoruz; imtiyaz alanına giren insanın dili nasıl değişir? O değişim ne zaman fark edilir?

 

Tarih, bize yalnızca devletlerin dönüşümünü değil; konum değiştikçe insanın geçirdiği iç dönüşümü de anlatır. Emevî döneminde saray çevresinde yer alan bazı âlimlerle, Hasan el-Basrî gibi mesafesini koruyan isimler arasındaki fark yalnızca fikir farkı değildir; konum farkıdır. Saraya yakınlık, çoğu zaman eleştiriyi yumuşatır. Mesafe ise dili keskinleştirir. Bu, sadece o döneme özgü değildir; güçle temas eden her çevrede tekrar eder.

 

Abbâsîler döneminde Mihne sürecinde (833–848) yaşananlar da bu gerilimi gösterir. Devlet, belirli bir görüşü resmîleştirmek isterken birçok isim suskunluğu tercih etmiş, bazıları ise direnişi seçmiştir. Ahmed bin Hanbel’in direnişi, sadece bir kelâm tartışması değildir; konfor ile risk arasındaki tercihtir. Baskı döneminde susmak anlaşılabilir bulunabilir; fakat imkân döneminde susmak başka bir anlam taşır.

 

İç muhasebe böylesi zamanlarda başlar. Çünkü bugün geçmişe dönük sert eleştiriler yapan birçok isim, bir dönem imkân alanının içindeydi. Erişimleri vardı. Yakınlıkları vardı. Nüfuz alanına temas etmişlerdi. O yıllarda hangi meselelerde sustular? Hangi ayrıcalıkların parçası oldular? Hangi cümleleri kurmadılar? Bu sorular kişisel suçlama için değil; mekanizmayı anlamak içindir.

 

İbn Haldun’un dikkat çektiği gibi, ilk kuşak mücadele eder; sonraki kuşak düzenin içine doğar. Fakat düzenin içine doğmayan, mücadele neslinin içinden gelip düzenle temas edenler için daha ince bir sınav vardır. Konfor, insanın kendine karşı dürüstlüğünü aşındırabilir. İmtiyaz alanında yer alırken yapılan suskunluk, çoğu zaman “Şimdi zamanı değil” gerekçesiyle meşrulaştırılır. Fakat zaman geçer; konum değişir; insan geri planda kalır. İşte o anda geçmiş yeniden konuşmaya başlar.

 

Burada iki ihtimal vardır. Birincisi, gerçekten derinleşmiş bir muhasebe. İnsan imkân dönemindeki suskunluğunu fark eder, kendi payını görür ve daha olgun bir eleştiri dili geliştirir. Bu, kıymetlidir. İkincisi ise konum değişiminin ürettiği bir nostalji. İçerideyken görünmeyen kusurlar, dışarıda daha belirgin hâle gelir; fakat bu berraklık her zaman ahlâkî bir arınmanın sonucu değildir. Bazen sadece mesafenin verdiği rahatlıktır.

 

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Fransız Devrimi sonrası Jakoben döneminde radikal çizgide yer alan birçok isim, iktidar dengeleri değiştiğinde önce sustu, sonra eski idealler üzerinden konuşmaya başladı. Bolşevik Devrimi sonrasında parti elitinin dışında kalan devrimciler, sistem içindeyken değil; sistem dışına itildiklerinde daha sert bir eleştiri dili geliştirdi. Modern siyaset teorisinde “Elit dolaşımı” diye adlandırılan süreç, yalnızca kadroların yer değiştirmesini değil; eleştiri tonunun da konuma göre değişmesini açıklar.

 

İmtiyazın sessizliği, çoğu zaman ahlâkî değil; yapısaldır. İnsan, içinde bulunduğu çevrenin diliyle konuşur. Yakınlık, eleştiriyi törpüler. Aidiyet duygusu, mesafeyi azaltır. Bu yüzden içerideyken yapılan eleştiri ile dışarıdayken yapılan eleştiri aynı ağırlıkta değildir. Erdem etiği açısından bakıldığında, istikrar; konum değiştiğinde dilin kökten değişmemesidir.

 

Geçmişe özlem de bu noktada devreye girer. “İlk günler” vurgusu, çoğu zaman bugünkü konumdan duyulan rahatsızlığın dilidir. Fakat geçmişi hatırlamak ile geçmişe sığınmak aynı şey değildir. Hatırlamak, bugünü düzeltme iradesi taşır. Sığınmak ise bugünü açıklama kolaycılığıdır.

 

Bugün içimizden bazıları, bir dönem içinde yer aldığı yapıların dönüşümünü sert ifadelerle eleştiriyor. Bu eleştiri kıymetlidir; fakat şu soruyu sormadan tamamlanmaz; “Aynı dönüşüm sürecinde ben neredeydim? Konfor döneminde hangi cümleyi kurmadım? İmtiyazdan yararlanırken hangi ilkeyi erteledim?” Bu sorulara verilen cevap, eleştirinin samimiyetini belirler.

 

Konum değiştiğinde değişen dil, sadece fikir değil; güçle kurulan ilişkinin de aynasıdır. Eğer içerideyken susulan hakikatler, dışarı düşüldüğünde daha gür söyleniyorsa; orada yalnızca hafıza değil, konum da konuşuyordur. Bu tespit sert görünebilir; fakat iç muhasebe ancak bu açıklıkla yapılabilir.

 

İmtiyazdan yararlanmak başlı başına bir suç değildir. İnsan, tarihsel şartların içinde yaşar. Fakat imtiyazın içindeyken susup, dışına düştüğünde yüksek sesle konuşmak; istikrar iddiasını zayıflatır. Gerçek istikrar, içerideyken de dışarıdayken de aynı mesafeyi koruyabilmektir.

 

Amacımız bir itham değil; bir tespit paylaşımıdır. Hepimiz için. Çünkü hiçbirimiz güçle temasın dışında değiliz. Her birimiz, küçük ya da büyük imtiyaz alanlarının içinden geçiyoruz. Herkesin kendine soracağı soru basittir; konumumuz değiştiğinde dilimiz de değişiyor mu? Yoksa istikametimizi koruyabiliyor muyuz?

 

Değişim, inkâr ve istikamet ahlâkı

 

İlk başlıkta davaların güçle temas ettiğinde geçirdiği yapısal dönüşümü konuştuk. İkinci başlıkta imtiyaz alanının dili nasıl yumuşattığını ve nostaljinin nasıl üretildiğini ele aldık. Şimdi daha zor bir yere geliyoruz; değişmek mi problem, yoksa değişimi inkâr etmek mi?

 

İnsan değişir. Bu, kaçınılmazdır. Şartlar değişir, imkânlar değişir, konum değişir. Gençlikte kurulan cümleler ile orta yaşta kurulan cümleler arasında ton farkı olabilir. Bu, tek başına bir tutarsızlık değildir. Asıl mesele, değişimin farkında olmamak ya da onu inkâr etmektir. “Ben aynı çizgideyim” iddiası, ancak hayatın tamamı o çizgiye şahitlik ediyorsa anlamlıdır.

 

Erdem etiği bize şunu söyler; “Karakter, bir defalık büyük sözlerle değil; tekrar eden tercihlerle oluşur.” İnsan hangi durumda nasıl davrandığını tekrar ederek kendini inşa eder. Güçle temas ettiğinde dili değişiyorsa, servet arttığında mesafesi azalıyorsa, alkış yükseldiğinde tonu yumuşuyorsa; burada fikir değil, alışkanlık dönüşmüştür. Alışkanlık dönüşmüşse, karakter de dönüşmüştür.

 

İslam tarihinde bu ayrımı berrak biçimde görebileceğimiz örnekler vardır. Hz. Ömer’in kamu malı konusundaki titizliği, sadece bireysel bir takva meselesi değildir; iktidar anında bile mesafeyi koruyabilme iradesidir. Ömer bin Abdülaziz’in kısa hilafeti, hanedan düzeni içinde farklı bir kamu ahlâkı denemesidir. Bu örnekler, gücün insanı zorunlu olarak yozlaştırmadığını; fakat güçlü bir iç disiplin gerektirdiğini gösterir.

 

Benzer şekilde dünya tarihinde de güç anında karakterini koruyan isimler vardır. George Washington, Amerikan bağımsızlık mücadelesinin ardından iktidarı gönüllü biçimde bırakmış ve iki dönemden sonra görevi devretmiştir. Nelson Mandela, 27 yıllık hapis hayatından sonra iktidara geldiğinde intikam dilini değil, uzlaşma dilini tercih etmiştir. Bu örnekler, değişimin kaçınılmaz olduğu bir dünyada istikrarın mümkün olduğunu gösterir.

 

O hâlde ölçüt nedir? Bir insanın ya da bir hareketin istikrarı nasıl anlaşılır?

 

Birincisi, güçle temas anındaki dilidir. Muhalefetteyken sert, iktidardayken suskun bir dil; istikrar iddiasını zayıflatır. İkincisi, servetle mesafesidir. Eleştirdiği ayrıcalıkların içine girdiğinde eleştiri tonunu düşüren bir yapı, kendi hafızasını da dönüştürür. Üçüncüsü, alkışa bağımlılıktır. Kalabalık varken konuşup yalnız kalma ihtimali doğduğunda geri çekilmek, erdemin değil konforun tercihidir. Dördüncüsü ise risk kapasitesidir. Yalnız kalma ihtimali göze alınmadan sürdürülen bir istikrar, çoğu zaman görüntüde kalır.

 

Burada bir ayrımı netleştirmek gerekir. İmtiyazdan yararlanmış olmak başlı başına bir suç değildir. Her insan tarihsel şartların içinde yaşar. Asıl mesele, o imkân alanındayken hangi mesafenin korunduğudur. İçerideyken susup dışarıdayken yüksek sesle konuşmak; değişimin inkârıyla birleştiğinde ahlâkî bir probleme dönüşür. Çünkü burada yalnızca fikir değişmemiştir; konum da konuşmaktadır.

 

Değişmek doğaldır. Gençlikteki sertliğin yerini olgunluk alabilir. Fakat olgunluk ile konforu karıştırmamak gerekir. Olgunluk, tonu düşürürken mesafeyi korur. Konfor ise tonu düşürürken mesafeyi kaybettirir. Aradaki fark, dışarıdan bakıldığında ince görünse de iç dünyada derindir.

 

Bugün geçmişe dönüp “İlk günler” diye konuşan herkesin kendine şu soruyu sorması gerekir; “O ilk günlerin ruhu yalnızca sözde mi kaldı, yoksa konum değiştiğinde de sürdü mü?” Değiştiysek, bunu kabul edebiliyor muyuz? Yoksa değişimi inkâr ederek hafızayı mı kullanıyoruz?

 

Hakiki muhasebe, insanın kendi payını görmesiyle başlar. Bir hareketin dönüşümünü eleştirirken, o dönüşümün hangi aşamasında yer aldığımızı sormadan konuşmak eksik kalır. Değişimi inkâr etmek, insanı geçmişe mahkûm eder. Değişimi kabul edip istikamet aramak ise geleceğe kapı açar.

 

Yazının başından beri söylediğimiz gibi; davalar söylemle yükselir, fakat karakterle ayakta kalır. Karakter ise konum değiştiğinde belli olur. İktidarda da muhalefette de, içeride de dışarıda da aynı mesafeyi koruyabilmek; istikrarın en yalın ölçüsüdür. Değişmek insanidir. İstikameti kaybetmemek ise ahlâkî bir tercihtir.

Önceki ve Sonraki Yazılar