1. YAZARLAR

  2. Ahmet Şükrü Kılıç

  3. Dünya uzun bir hesap, ömür kısa bir yol
Ahmet Şükrü Kılıç

Ahmet Şükrü Kılıç

Yazarın Tüm Yazıları >

Dünya uzun bir hesap, ömür kısa bir yol

A+A-

Cam ve hesap

 

Akşam, şehrin üstüne ağır bir örtü gibi çökerken yüksek binanın camlı katında ışıklar henüz sönmemişti. Aşağıda akan trafik, yukarıdan bakıldığında düzenli bir ritim gibi görünüyordu; ama yaklaştıkça o ritmin içinde acele, korku ve belirsizlik hissediliyordu. John Maynard Keynes camın önünde durmuş, ellerini arkasında birleştirmişti. Yansımasında yalnızca yüzünü değil, ardında biriken yüzyılı da görüyordu. Rakamların ardında duran şeyin matematik değil, insan davranışı olduğunu bilen bir bakıştı bu. Sessizliği, düşüncenin kendisi kadar ağırdı.

 

Bir süre sonra Thorstein Veblen, masanın kenarına yaslandı. Camın dışındaki şehrin parıltısına bakarken dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. “Görünen zenginlik her zaman gerçek zenginlik değildir” dedi. Sesi sakin ama cümlesi keskin bir bıçak gibiydi. Aşağıdaki vitrinlerde sergilenen hayatları, üst katlardan izleyenlerin çoğu için refah, görünmekle eş anlamlıydı. Veblen bunu biliyordu; toplumun, üretmekten çok sergilemeye yöneldiği her dönemde ahlakın da sessizce geri çekildiğini defalarca görmüştü.

 

Keynes başını çevirmeden konuştu. “Beklentiler çöktüğünde, piyasa sadece durmaz; yönünü de kaybeder.” Bu cümle, bir teori tekrarı değildi; yaşanmış bir sezginin ifadesiydi. İnsanların yarına dair inancını yitirdiği yerde disiplin çağrılarının birer yankıdan ibaret kaldığını biliyordu. Güven yoksa kural işlemiyor, kural işlemiyorsa düzen yalnızca kâğıt üzerinde kalıyordu.

 

Veblen camdan yansıyan ışıkları işaret etti. Aşağıda aynı anda hem yoksulluğun hem de ihtişamın akıp gitmesi onu şaşırtmıyordu. “Gösteriş, toplumun kendine kurduğu bir yalandır” dedi. “İnsanlar sahip olduklarını değil, gösterdiklerini savunur.” Refah, bu savunmanın anahtarı hâline geldiğinde, felah fikri sessizce dışarı itilirdi. Kimse bunu yüksek sesle söylemezdi ama herkes hissederdi.

 

İki düşünür arasında açık bir tartışma yoktu. Aynı manzaraya bakan iki farklı bilinç, aynı sorunun çevresinde dolaşıyordu. Keynes için mesele, belirsizliğin ekonomiyi nasıl felç ettiğiydi. Veblen içinse mesele, belirsizliğin insanı nasıl daha fazla gösterişe ittiğiydi. Biri güvenin çöküşünü, diğeri o çöküşün kültürel maskesini görüyordu. İkisi de haklıydı ama haklılık, tek başına bir çıkış yolu sunmuyordu.

 

Camın arkasında şehir, yukarıdan bakıldığında bir bilanço tablosu gibiydi. Işıklar artı hanesini, karanlık sokaklar eksi hanesini andırıyordu. Ama bu tabloda görünmeyen bir kalem vardı; ömür. Zaman, hiçbir bilanço kalemine sığmıyor ama her hesabı sessizce aşındırıyordu. Keynes, bu aşınmayı sezdiğinde başını hafifçe eğdi. “Ekonomi, insanın zamanla kurduğu ilişkidir” dedi. “Zaman kısaldıkça, hatalar pahalılaşır.”

 

Veblen cevap vermedi. Camdan aşağıya baktı; sonra yavaşça arkasını döndü. Bu suskunluk bir kabulleniş değildi, bir nottu. Refahın konuşulduğu her yerde felahın eksik kaldığını ama bunun ancak zaman daraldığında fark edildiğini biliyordu. Bu katın camları ardında konuşulanlar, aşağıdaki kalabalığa doğrudan ulaşmayacaktı. Ama hikâye burada bitmeyecekti. Çünkü hesap başlamıştı; uzun, yorucu ve geri dönüşü olmayan bir hesap.

 

Şehir akmaya devam ederken, iki düşünür de aynı gerçeği sessizce kabul ediyordu. Görünen kazanımlar artarken, görünmeyen kayıp büyüyordu. Bu kayıp, ne faiz oranlarıyla ne de büyüme rakamlarıyla telafi edilebilecek türdendi. Burada başlayan şey bir ekonomi tartışması değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin sorgusuydu. Bu sorgu, aşağıda değil; yukarıda, camın ardında ama herkes için başlamıştı.

 

Islak sokak ve vicdan

 

Yağmur, akşamdan kalma bir yorgunlukla şehrin taşlarına sinmişti. Sokak lambalarının altında parlayan kaldırım, yürüyenlerin yüzünü olduğundan daha solgun gösteriyordu. Charles Dickens, paltosunun yakasını kaldırmış, adımlarını bilerek yavaşlatmıştı. Islak zeminde acele etmek, bu şehrin ruhuna aykırıydı. Yoksulluğun sesi hızlı değildir; sabırla birikir, sabırla konuşur. Dickens, vitrinin camında kendi siluetini gördüğünde durdu. Camın ardında sergilenen hayat, dışarıdaki soğuğu bilmez gibiydi.

 

Bir köşede Honoré de Balzac belirdi. Şemsiyesini kapatırken yüzünde tanıdık bir dikkat vardı. İnsanları, ceplerinden önce gözlerinden okuyan bir dikkatti bu. “Servet, insanın içini olduğu gibi açığa çıkarır” dedi. Sesi yağmurun ritmine karıştı. “Kim olduğunuzu gizlemez; hızlandırır.” Balzac için para, bir hızlandırıcıydı; tutkuyu büyütür, korkuyu keskinleştirir, ahlakı ise sınava sokardı.

 

Dickens vitrinin içindeki parlaklığa bakmayı sürdürdü. “Yoksulluk yalnızca eksiklik değildir” dedi. “Bir kırılmadır.” Bu kırılma, insanı ya sertleştirir ya da inceltirdi. Sokakta yürüyenlerin çoğu, hesap yapmayı öğrenmişti ama hesabın kendilerini nereye sürüklediğini sormayı unutmuşlardı. Dickens, bunu defalarca görmüştü. Açlık, sadece mideyi değil; zamanı da daraltırdı. Zaman daraldıkça ahlak aceleye gelirdi.

 

İkisi birlikte yürümeye başladılar. Islak sokak, ayakkabıların altında sessizce konuşuyordu. Balzac, bir binanın girişinde bekleyen kalabalığı işaret etti. “Refah, çoğu zaman kapalı kapıların ardında konuşulur” dedi. “Ama bedeli, bu kapıların önünde ödenir.” Bu cümle, bir suçlama değildi; bir tespitti. Servetin dili ile emeğin dili arasındaki mesafe büyüdükçe, toplumun kendi kendine konuşması zorlaşırdı.

 

Dickens başını salladı. “Adalet, rakamlarla anlatıldığında geç kalır” dedi. “Önce hissedilir.” Bir ücret bordrosu, bir ev kirası, bir pazar filesi; bunların her biri birer veri olabilirdi. Ama veriler, vicdanla temas etmediğinde yalnızca soğuk birer kayıttı. Dickens, bu soğukluğun insanları nasıl yalnızlaştırdığını biliyordu. Yalnızlık, yoksulluğun en sessiz biçimiydi.

 

Sokağın sonunda, yağmurun daha sert vurduğu bir alana çıktılar. Balzac durdu. “Toplum, zenginliği ödüllendirdiğinde değil; zenginliğin nasıl kazanıldığını sorduğunda olgunlaşır” dedi. Bu soru sorulmadığında refah, bir hedef olmaktan çıkar; bir mazerete dönüşürdü. İnsanlar, kazandıklarını korumak için susmayı öğrenir; suskunluk ise düzen sanılırdı.

 

Dickens gözlerini kapadı, kısa bir an. “Sessizlik her zaman rıza değildir” dedi. “Bazen yalnızca yorgunluktur.” Yorgun bir toplum, müzakere etmez; katlanır. Katlanmanın erdem sanıldığı yerde felah konuşmaz. Orada sadece dayanma kalır ve dayanma, uzun sürmez.

 

Yağmur hafifledi. Sokak, kendi içine çekildi. İki yazar da aynı şeyi hissediyordu; refah konuşmaları bu sokakta yankı bulmuyordu. Ama bu sokak, yarının dilini belirliyordu. Çünkü ekonomi, yalnızca yukarıdan yazılan bir metin değil; aşağıda yaşanan bir hikâyeydi. Bu hikâye, vitrinlerden değil; kaldırımdan okunurdu.

 

Yürümeye devam ettiler. Şehir, hesapla vicdan arasındaki mesafeyi adım adım açıyordu. Bu mesafe kapanmadan, ne kurallar yerini bulur ne de güven. Her yağmur, bu gerçeği sessizce yeniden yazıyordu.

 

Kütüphane ve kurum

 

Şafak, şehrin üzerine acele etmeden yayılırken kütüphanenin pencerelerinden içeri süzülen ışık, tozu bile yerinden oynatmamaya kararlıydı. Masaların üzerinde açık duran kitaplar, konuşulmayı bekleyen ama bağırmayan cümleler gibiydi. Karl Polanyi, ağır adımlarla rafların arasında ilerledi. Elini bir kitabın sırtında gezdirirken durdu; bu dokunuş, geçmişle kurulan sessiz bir anlaşmaydı. “Piyasa, topluma aitken anlamlıdır” dedi. “Toplumdan koptuğunda, kendi kurallarını bile tüketir.” Bu söz, bir uyarıdan çok bir hatırlatmaydı.

 

Karşı masada Deirdre McCloskey notlarını düzenliyordu. Kalemiyle kâğıt arasında kurduğu mesafe, düşüncenin saygısından geliyordu. Başını kaldırdı; Polanyi’ye baktı. “Ekonomi yalnızca hesap değil, bir anlatıdır” dedi. “İnsanlar hangi hikâyeye inanırsa, rakamlar da o yöne yürür.” Kurumların dili, bu anlatının tonunu belirlerdi. Sertlik, korku üretir; açıklık, katılım doğururdu. McCloskey bunu, rakamların ahlakla temas ettiği her yerde görmüştü.

 

Polanyi masaya yaklaştı. “Sorun, kurumların varlığı değil” dedi. “Sorun, kurumların kimin adına konuştuğu.” Hukuk, denetim ve veri; hepsi birer araçtı. Ama araçlar, niyetle birleşmediğinde güven üretmezdi. Kuralın kişiye göre eğildiği yerde, toplum kendi kendine yabancılaşırdı. Bu yabancılaşma, ilk bakışta sessizlik gibi görünürdü ama içinde biriken itiraz, zamanı geldiğinde taşardı.

 

McCloskey hafifçe gülümsedi. “Şeffaflık, her şeyi söylemek değildir” dedi. “Anlaşılır olmaktır.” Verinin dili karmaşıklaştıkça, güç birkaç elde toplanırdı. Anlamı çoğaltmak yerine gizleyen bir ekonomi, sonunda kendi meşruiyetini de gizlerdi. Oysa kurumlar, konuşarak değil; anlaşılarak ayakta kalırdı. İyi bir kurum, kendini savunmak zorunda kalmayandı.

 

Kütüphanede saat ilerlerken, dışarıda şehir uyanıyordu. Polanyi pencereye yaklaştı. “Toplum, ekonomiye sınır çizmediğinde” dedi. “Ekonomi toplumu yeniden yazar.” Bu yazım sessiz olurdu; kimse fark etmezdi. Ama bir gün, herkesin aynı kelimeyi farklı anladığı ortaya çıkardı. O gün, güven yalnızca kırılmaz; parçalanırdı.

 

McCloskey notlarını kapattı. “Kurumlar korkuyla değil, itibarla işler” dedi. “İtibar ise tekrar eden doğruluktan doğar.” Bugün doğru olanın yarın da doğru kalması, ekonominin görünmeyen ama en pahalı sermayesiydi. Bu sermaye harcandığında, yerine hiçbir teşvik konamazdı.

 

Kütüphanenin kapısı sessizce kapandı. Raflarda kalan kitaplar, konuşulanları saklamadı; taşıdı. Bu bölümde söylenenler, sokaktaki gürültüye karışmayacaktı. Ama zamanla, gürültünün neden bu kadar arttığını anlamak isteyenler, bu sessizliği arayacaktı. Çünkü kurumlar, en çok sessiz kaldıklarında konuşurdu.

 

Şafak tamamen sökülürken, iki düşünür de aynı gerçeği kabul ediyordu; güven, bir kararın sonucu değil, bir davranışın sürekliliğiydi. Süreklilik bozulduğunda, en iyi tasarlanmış sistemler bile kağıt üzerinde kalırdı. Ekonomi, burada bir kez daha insanın aynasına bakmıştı.

 

Avlu ve felah

 

Öğle vakti, güneş taş avlunun duvarlarına dik açıyla vururken gölge ile ışık arasındaki çizgi netleşmişti. Bu avlu, ne bir mabedin tam içindeydi ne de bütünüyle sokağa aitti. Arada bir yerdi; tıpkı insanın dünya ile ahiret arasında durduğu eşik gibi. Amartya Sen, taş banklardan birine oturmuş, avuçlarının içine bakıyordu. Uzun süredir düşündüğü şey, yoksulluğun yalnızca gelirle ölçülemeyeceği gerçeğiydi. “İnsanlar yalnızca neye sahip olduklarıyla değil, neyi yapabildikleriyle yaşar” dedi. Bu cümle, bir teori değil; yıllar içinde defalarca sınanmış bir kanaatti.

 

Avlunun diğer ucunda Ebu Zerr yürüyordu. Adımları yavaştı; acele, onun dünyasında yer tutmazdı. Sen’e yaklaştığında durdu. “Dünya, insanın karnını doyurmak için vardır” dedi. “Ama kalbini doyurmak için değil.” Bu söz, refah ile felah arasındaki ayrımı tek hamlede kuruyordu. Refah, ihtiyaçları büyütür; felah, sınırları öğretirdi. İkisi aynı anda elde edilebilirdi belki; ama biri hedef olduğunda diğeri çoğu zaman unutulurdu.

 

Sen başını kaldırdı. “Bir devlet içinde yaşayan insan ile inancını omuzlarında taşıyan birey aynı dili konuşmak zorunda değildir” dedi. “Ama aynı adaletsizliği hisseder.” Kapasite, yalnızca bireysel bir mesele değildi; toplumsal bir düzen meselesiydi. İnsanların seçenekleri daraldığında, ahlak genişleyemezdi. Açlık, korku ve belirsizlik; hepsi insanın ufkunu daraltan görünmez duvarlardı.

 

Ebu Zerr avlunun ortasında durdu. “Zenginlik, sınanmadığında bir nimet değildir” dedi. “Bir yük olur.” Bu yük, taşınabildiği sürece sorun değildi; ama taşınamayan servet, sahibini de yere çekerdi. Ebu Zerr’in itirazı zenginliğe değil, zenginliğin meşrulaştırılma biçimineydi. “Allah, kullarına dünyada refahı taahhüt etmedi” dedi. “Ama felahı vaat etti.” Bu vaat, sabırla ve adaletle örülüydü; kısa vadeli kazanımlarla değil.

 

Sen düşünceliydi. “Yoksulluk, yalnızca eksik değildir” dedi. “Bir özgürlük kaybıdır.” İnsanların tercih yapamadığı yerde sorumluluk da anlamsızlaşırdı. Bu nedenle ekonomi, yalnızca büyüme rakamlarıyla değil; insanın nefes alabildiği alanlarla ölçülmeliydi. Felah, tam da bu alanlarda sessizce yeşerirdi.

 

Avluda bir rüzgâr esti. Gölgeler yer değiştirdi. Ebu Zerr, bu değişimi izledi. “Refah, dünyayı merkez yapar” dedi. “Felah ise dünyayı yol kılar.” Yol olan bir yerde duraklar vardı; ama varış noktası başka bir ufuktaydı. Mümin, bu yolu yürürken kayıplarla sınanacağını bilirdi. Bu bilginin adı teslimiyet değil; bilinçti.

 

İkisi de sustu. Bu suskunluk, bir uzlaşma değildi; bir tamamlanmaydı. Avlu, taşlarıyla birlikte bu konuşmayı sakladı. Çünkü felah, yüksek sesle savunulmazdı. O, insanın iç düzeninde kurulur; dış düzenle yalnızca temas ederdi. Ekonomi burada, ilk kez sınırını kabul etmişti. Sınırını kabul eden her şey gibi, anlam kazanmıştı.

 

Yol ve hesap

 

Akşamüstü, şehrin dışına doğru uzanan yolun kenarında hava ağırlaşmıştı. Güneş, bütün gün taşıdığı ışığı yavaş yavaş geri çekerken asfaltın üzerinde uzayan gölgeler, insan ömrünü andırıyordu; başlangıcı belirgin, sonu ise giderek silik. Yol düzdü ama güven vermiyordu. Çünkü her düz yol, bir yerden sonra insanı kendisiyle baş başa bırakırdı.

 

John Maynard Keynes yolun kenarında durmuş, uzaklara bakıyordu. Yanında Karl Polanyi vardı. Biraz geride Charles Dickens ile Balzac konuşmadan yürüyordu. Amartya Sen taşlara basmamaya özen gösterirken, Ebu Zerr yolun tozunu umursamıyordu. Hepsi aynı anda aynı yerdeydi ama aynı zamanın insanları değillerdi. Buna rağmen mesele ortaktı.

 

Keynes sessizliği bozdu. “Ekonomi, belirsizliğin yönetimidir” dedi. “Ama belirsizlik, insanın kaderi değildir.” Sözlerinin ardından durdu. Bu cümle, teknik bir savunma değildi. Daha çok bir itiraf gibiydi. İnsan, düzen kurabildiği kadar insandı; ama düzenin kendisi bir amaç hâline geldiğinde, hayat araçsallaşırdı.

 

Polanyi başını salladı. “Toplum, ekonomiyi sınırlamadığında” dedi. “Ekonomi, toplumu yeniden tanımlar.” Bu yeniden tanım, çoğu zaman sessiz olurdu. İnsanlar bir sabah uyandıklarında, daha çok çalışıp daha az yaşadıklarını fark ederlerdi. Ama bu fark ediş, çoğu zaman geç kalınmış bir idrak olurdu.

 

Dickens yavaşladı. Yolun kenarındaki kurumuş otlara baktı. “Yoksulluk, insanı fakirleştirmez” dedi. “Zamansızlaştırır.” Zamanını kaybeden insan, geleceğini de kaybederdi. Ömür denen kaynak, her gün eksilirken refah konuşmaları kulağa yabancı gelirdi. Çünkü refah, uzun vadeli bir vaat gibi sunulsa da zaman, kısa vadeli bir hakikatti.

 

Balzac bu cümlenin ardından durdu. “Servet, zamanı satın alamaz” dedi. “Sadece onu ertelediğini zanneder.” Erteleme, modern insanın en büyük yanılgısıydı. Hayatı bir sonraya bırakmak, onu kaybetmenin en kibar yoluydu. Bu yolun sonunda hesap vardı ama çoğu insan hesabı yalnızca para üzerinden yapmayı öğrenmişti.

 

Amartya Sen yürüyüşünü sürdürürken konuştu. “Bir insanın yapabildikleri azaldığında, sahip olduklarının artması onu kurtarmaz.” Kapasite kaybı, yalnızca yoksullukla değil; anlam yitimiyle de gelirdi. Devletler büyüyebilir, piyasalar genişleyebilirdi ama insan daraldığında bu genişleme bir fazlalıktan öteye geçmezdi.

 

Ebu Zerr en sonda durdu. Yüzünü kararan gökyüzüne çevirdi. “Dünya uzun bir hesap” dedi. “Ama ömür kısa bir yol.” Bu cümle, ne bir tehdit ne de bir teselliydi. Bir hatırlatmaydı. Dünya, refah eksenli kurulmuş bir düzen değildi. Refah, bir imkândı; felah ise bir yön. Mümin, bu farkı bildiği için dünyayı terk etmez; dünyayı yerli yerine koyardı.

 

Yol sessizleşti. Şehir geride kalmıştı. Hiçbiri konuşmadı. Çünkü bazı cümleler söylendikten sonra, kelimeler değil adımlar konuşurdu. Her biri farklı çağlardan gelmişti ama hepsi aynı noktada duruyordu. Ekonomi, burada artık bir teknik alan değildi. Bir ahlak meselesi, bir zaman meselesi, bir yön meselesiydi.

 

Geriye yalnızca yol kaldı. Yol, herkese aynı şeyi fısıldıyordu. Hesap uzun olabilir; ama yol kısa. Bu kısa yol, refahla oyalananları da felaha yönelenleri de aynı sona çıkaracaktı. Fark, varılan yerde değil; yürürken neyi merkeze aldıklarında saklıydı.

 

Yol uzanıyordu. Ömür kısalıyordu. İnsan, ilk kez bu ikisini aynı cümlede tartmak zorunda kalıyordu.

Önceki ve Sonraki Yazılar