Siyasetin görünmeyen mimarları
Bir ülkenin kaderini çoğu zaman seçim sonuçları değil, seçim sonuçlarını mümkün kılan zihniyet iklimi belirler. Siyasetçiler gelir gider, partiler büyür küçülür, ittifaklar kurulur dağılır; fakat toplumun derinlerinde dolaşan fikirler, bazen bir asır boyunca yönünü değiştirmeden akmaya devam eder. Görünen aktörler sahnenin önündedir; görünmeyen aktörler ise sahnenin kendisini kurar.
Türkiye’nin yakın tarihine bakınca en çok gözden kaçan meselelerden biri budur. İnsanlar liderleri konuşur, oysa liderleri doğuran şartları konuşmaz. İsimleri tartışır, fakat isimleri mümkün kılan toplumsal psikolojiyi ihmal eder. Oysa tarih, şahısların değil, şahısların yaslandığı büyük akıntıların hikâyesidir.
Bugün siyasette karşı karşıya gelen birçok hareketin, aslında birbirine sandığından daha fazla benzediği görülüyor. Çünkü aynı eğitim sisteminden geçtiler, aynı bürokrasiyi devraldılar, aynı şehirlerde büyüdüler, aynı korkularla şekillendiler. Birbirlerini yenmek için mücadele ederken bile çoğu zaman aynı dünyanın çocukları olarak kaldılar. Farklı bayraklar taşıdılar ama aynı zihinsel haritanın içinde dolaştılar.
Devlet ile toplum arasındaki ilişkinin mahiyeti de burada beliriyor. Türkiye’de siyaset uzun yıllar boyunca iktidarı ele geçirmek sanıldı. Oysa iktidar çoğu zaman görünen binadır; asıl güç, o binanın temelinde duran kültürel kabullerdedir. Bir toplum neyi meşru sayıyorsa, siyaset er ya da geç oraya yönelir. Sandık bazen yön tayin eder; fakat yönün kendisini çoğu zaman sandık belirlemez.
Bu nedenle kalıcı dönüşümler kanunlarla değil, nesillerle gerçekleşir. Bir neslin okuduğu kitaplar, dinlediği hikâyeler, hayranlık duyduğu şahsiyetler ve kurduğu hayaller; on yıl sonra siyaset, yirmi yıl sonra devlet, otuz yıl sonra da tarih olarak karşımıza çıkar. Seçim geceleri yalnızca sonucun ilan edildiği anlardır. Sonucu hazırlayan uzun yürüyüş ise çoğu zaman görünmez.
Siyasetin en büyük yanılgılarından biri, toplumu yönetebileceğini zannetmesidir. Oysa siyaset çoğu zaman toplumun gerisinden gelir. İnsanların vicdanında yer etmeyen hiçbir proje uzun ömürlü olmaz. Güçlü görünen iktidarlar da bu nedenle bir sabah ansızın yorgun düşebilir. Çünkü kuvvet, yalnızca kurumlarda değil; insanların zihinlerinde ve kalplerinde taşınır.
Yaş ilerledikçe insan şunu daha net fark ediyor; tarih, kazananlarla kaybedenlerin hesabını tutmaktan çok, hangi fikrin insan tabiatına daha uygun olduğunu kaydediyor. Bir dönem yenilmiş görünen düşünceler yıllar sonra yeniden ortaya çıkabiliyor. Bir dönem mutlak galip görünen anlayışlar ise sessizce tarihin kenarına çekilebiliyor.
Bu yüzden siyaset, rakiplerini yenme sanatı olmaktan önce insanı anlama sanatıdır. İnsanını anlayamayan hareketler iktidara gelebilir; fakat zamanın sahibi olamazlar. Zaman, yalnızca kurum kuranların değil, anlam kuranların yanında yürür.
Belki de bu nedenle bir ülkenin geleceğini anlamak isteyenler parti binalarından önce kütüphanelere, televizyon ekranlarından önce aile sofralarına, seçim meydanlarından önce gençlerin zihnine bakmalıdır. Çünkü yarının hükümetleri bugünün çocukları arasında dolaşıyor. Henüz hiçbir makama gelmemiş fikirler, geleceğin devletlerini sessizce inşa etmeye devam ediyor.
Tarih bazen bir liderin konuşmasıyla değil, bir çocuğun okuduğu kitapla yön değiştirir.

