Gelecekten bir tarih dersi
Bir asır sonra bir üniversite anfisinde siyaset tarihi dersi işlendiğini hayal ediyorum.
Profesör, yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini anlatıyor. Ekranda onlarca siyasetçinin fotoğrafı beliriyor. Öğrencilerden biri elini kaldırıyor:
“Hocam, bunların hangisi iktidardaydı?”
Profesör gülümsüyor.
“Dersin konusu o değil.”
Başka bir öğrenci soruyor:
“Peki hangisi muhalefetti?”
Profesör bu kez gözlüğünü çıkarıyor.
“Onu bilmeniz de gerekmiyor.”
Sınıfta kısa bir sessizlik oluyor. Ardından asıl soru geliyor:
“Öyleyse neden bu kadar tartışmışlar?”
İşte tarih, bazen tek bir soruyla bütün bir dönemi özetliyor.
Belki de her çağın insanı aynı yanılgıya düşüyor. Yaşadığı günü, tarihin merkezi zannediyor. Oysa zamanın kendisi hiçbir döneme ayrıcalık tanımıyor. Bugünün en yüksek sesleri, yarının en dipnot cümlelerine dönüşüyor.
Ne tuhaf…
Bir zamanlar aynı masaya oturmayı reddedenler, bugün aynı ansiklopedinin aynı sayfasında yan yana duruyor. Dün birbirini memleketin geleceği ya da felaketi ilan eden isimler, bugün öğrencilerin ezberlemek istemediği birkaç satırdan ibaret.
Demek ki tarih, insanı küçülterek değil, mesafeyi büyüterek hüküm veriyor.
Belki de siyasetin en büyük problemi haklı olmak değildir; kalıcı olduğunu zannetmektir. Çünkü makamlar seçimle değişir, sloganlar rüzgârla değişir, ittifaklar şartlarla değişir. Değişmeyen tek şey, insanın kendisini olduğundan daha büyük görme eğilimidir.
Bir gün bugünün bütün isimleri de eski bir fotoğraf albümüne dönüşecek. Kimileri yanlış telaffuz edilecek, kimileri birbirine karıştırılacak, kimileri ise hiç merak edilmeyecek.
Fakat o gün de aynı soru yaşayacak:
Bir ömür, isim büyütmeye mi harcandı; yoksa insan büyütmeye mi?
Belki de tarih derslerinde eksik olan konu siyaset değildir.
İnsandır.
Çünkü her nesil, geçmişin siyasetçilerini öğreniyor ama kendi faniliğini öğrenmeden mezun oluyor.

