Meclis yeniden milletin dili oluyor!
Uzun yıllar suskun bırakılan sorunların, bastırılan kimliklerin ve ertelenmiş hakikatlerin ardından siyaset yeniden asli görevine dönüyor. Meclis, bir kez daha milletin ortak vicdanını ve çözüm arayışını dile getirme cesareti gösteriyor. Farklı görüşlerin bir araya geldiği bu yeni zemin, sadece bir komisyonun değil, aynı zamanda bir umut çağrısının adıdır. Bu kez kalıcı bir irade, karşılıklı bir tahammül ve hakikate yönelen bir dil konuşuluyor. Eğer bu ses kesilmezse, milletin sözü devleti yeniden inşa edebilir.
Komisyonun Kuruluşu ve Gerekçesi
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”, ilk adıyla “Terörsüz Türkiye Komisyonu”, yalnızca bir isim değişikliği değil; aynı zamanda bir anlayış değişikliğinin işaretidir. İsminden bile anlaşılacağı üzere bu komisyon, salt güvenlik eksenli bir perspektiften değil, toplumsal uzlaşının imkânlarını önceleyen bir zeminden yola çıkmaktadır. Terörle mücadeleyi yalnızca askerî ve kolluk kuvvetlerine bırakmayan, aynı zamanda siyasetin diliyle yeniden tanımlayan bu girişim, yıllar boyunca ertelenmiş bir ihtiyacın gecikmiş karşılığıdır.
Türkiye, uzun zamandır terörle mücadelede yalnızca teknik çözümlerle yol alırken, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren, çözüm arayışlarını kriminalleştiren bir siyaset tarzının içinde bocalamaktadır. Bu komisyonun doğuşu, tam da bu tıkanmışlığa karşılık gelen bir açılım alanıdır. Ancak burada bir açmaz da kendini gösterir: Toplumsal barışı inşa etme iddiasındaki bir yapı, siyasi partilerin doğrudan temsilcilerinden oluşmaktadır. Bu durum, bir yandan temsili genişletirken, diğer yandan siyasi reflekslerin komisyon çalışmalarına nasıl yansıyacağı sorusunu da beraberinde getirir.
Komisyonun adı değişmiş, dili yumuşamış, kapsayıcılık vurgusu öne çıkarılmıştır. Ancak asıl belirleyici olan, bu yapının gerçekten toplumsal ihtiyaçlara cevap verip veremeyeceğidir. Çünkü bu komisyon, yalnızca devletin güvenlik paradigmasını değil, siyasetin toplumu nasıl tanımladığına dair derin bir dönüşümü de test edecektir.
Üye profilleri ve temsiliyet dengesi
Komisyonun üyeleri, Meclis’te temsil edilen neredeyse tüm partilerden seçilmiştir. Bu yönüyle yapı, siyasî çoğulculuğu ve farklı ideolojik eğilimleri yansıtma iddiasındadır. Komisyona toplamda 47 milletvekili üye olarak belirlenmiş, bu isimlerin partilere göre dağılımı şu şekildedir: AK Parti 21, CHP 10, MHP 4, DEM Parti 4, YRP 1, TİP 1, EMEP 1, HÜDA PAR 1, DSP 1, Demokrat Parti 1 ve grup kontenjanı olmasına rağmen İYİ Parti üye vermemiştir. Yeni Yol Partisi (DEVA, Gelecek, Saadet) ise 3 milletvekiliyle temsil edilmiştir.
Bu sayıların ötesinde, üyelerin mesleki geçmişleri ve akademik formasyonları da komisyonun niteliğini doğrudan etkilemektedir. Yapılan araştırmaya göre:
• Toplam 13 milletvekili hukukçudur.
• 9 milletvekili siyaset bilimi veya kamu yönetimi mezunudur.
• 4 milletvekili mühendislik alanından gelmektedir.
• 3 milletvekili doktor, 1 hemşire, 1 eczacı ve 1 diş hekimi bulunmaktadır.
• 2 milletvekili akademisyen, 2 milletvekili gazeteci kökenlidir.
• Geriye kalan üyeler arasında ilahiyatçılar, edebiyatçılar ve sosyal bilimciler de yer almaktadır.
Bu çeşitlilik, komisyonun yalnızca siyasi değil, aynı zamanda meslekî ve entelektüel yelpazesinin de geniş olduğunu göstermektedir. Ancak bu çokluğun, hakikî bir temsil gücüne dönüşebilmesi için üyelerin bireysel kariyerlerinden ziyade toplumsal sorunlara olan duyarlılıkları ve çözüm iradeleri belirleyici olacaktır.
Komisyondaki dikkat çekici bir detay, hukukçuların ağırlığıdır. Bu durum, hazırlık süreçlerinin bir yasa teklifine dönüşme ihtimalinin yüksek olduğunu düşündürmektedir. Öte yandan siyaset bilimi kökenli üyelerin varlığı, sorunun sadece güvenlik değil, aynı zamanda siyasal temsil ve demokrasi bağlamında ele alınacağını göstermektedir.
Ancak burada kritik olan husus, temsiliyetin sadece rakamlarla sınırlı kalmaması, toplumsal hafıza ve mağduriyetler karşısında gösterilecek sorumlulukla anlam kazanmasıdır. Çünkü bu komisyonun gerçek sınavı, teknik donanım kadar, vicdanî ve tarihî bir muhasebe yapabilme kabiliyetidir.
Komisyonun yetki alanı ve sınırlılıkları
Bu komisyon, Anayasa’nın 98. ve TBMM İçtüzüğü’nün 104-105. maddelerine dayanılarak kurulan klasik bir “Meclis araştırma komisyonu” niteliğindedir. Yani, yasama yetkisi olan bir yapı değil; araştırma, tespit, öneri geliştirme ve raporlama görevini üstlenmiş geçici bir komisyondur. Bu yönüyle, doğrudan yasa yapma ya da yürütmeyi yönlendirme gibi bağlayıcı yetkileri bulunmamaktadır. Ancak hazırlayacağı raporlar, ilgili bakanlıklara, kamu kurumlarına ve gerektiğinde yasama komisyonlarına yol gösterici nitelikte olabilir.
Komisyonun yetki alanı şu başlıklar altında şekillenmektedir:
• Türkiye’de terörün sosyal, siyasi, kültürel, ekonomik ve dış bağlantılı nedenlerini araştırmak,
• Terörün doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği kişi ve bölgeleri tespit etmek,
• Terörle mücadelede yürütülen politikaların toplum üzerindeki etkilerini incelemek,
• Kardeşlik hukukunu pekiştirecek, toplumsal yaraları saracak, ortak aidiyet duygusunu güçlendirecek öneriler geliştirmek,
• Elde edilen bulguları Meclis’e sunmak üzere bir rapor haline getirmek.
Ancak tüm bu çalışma başlıklarına rağmen komisyonun önündeki en büyük sınırlılık, önerdiği çözümlerin yürütme ya da yasama nezdinde doğrudan hayata geçirilme garantisinin olmamasıdır. Rapor, çoğunlukla “tavsiye” niteliğindedir. Yani komisyon ne kadar kapsamlı ve sahici çözüm önerileri sunarsa sunsun, bu önerilerin yürürlüğe girmesi, ayrı bir siyasî irade ve yasal sürece bağlıdır.
Nitekim daha önceki benzer komisyonların, özellikle “faili meçhuller”, “Güneydoğu sorunu”, “insan hakları ihlalleri” gibi alanlarda hazırladığı kapsamlı raporlar ya Meclis raflarında kalmış ya da iktidarın gündemine alınmamıştır. Bu tarihî arka plan, bugün kurulan komisyonun sorumluluğunu daha da büyütmektedir.
Bu nedenle komisyonun asıl işlevi, yalnızca çözüm üretmek değil; Türkiye’nin vicdanî ve tarihî bir muhasebesine öncülük edebilecek sahici bir çaba ortaya koymaktır. Zira “kardeşlik”, ancak devletin topluma karşı kurduğu dili ve hafızayı değiştirebilmesiyle mümkün olacaktır.
Komisyonun çalışma yöntemi ve süreç haritası
Komisyon, Meclis Başkanlığı tarafından belirlenen görev süresi boyunca, TBMM çatısı altında fakat geçici nitelikte faaliyet gösterecektir. Çalışma yöntemi, İçtüzük’te belirtilen usuller çerçevesinde, başkanlık divanı yönetiminde yürütülür. Bu divan; bir başkan, başkanvekili, sözcü ve kâtip üyeden oluşur. Komisyonun sekreteryası TBMM tarafından sağlanır ve çalışmalar resmî zabıtlar eşliğinde kayıt altına alınır.
Komisyonun çalışma süreci temelde şu aşamalardan oluşacaktır:
1. Gündem belirleme ve planlama toplantısı
Komisyon üyeleri, ilk toplantıda gündem başlıklarını, çalışma takvimini ve görev dağılımını belirleyecektir. Bu aşamada hangi konuların öncelikli olarak ele alınacağı, hangi illerde saha çalışması yapılacağı, hangi uzmanların dinleneceği gibi stratejik kararlar verilecektir.
2. Bilgi toplama ve uzman dinleme süreci
Komisyon, ilgili bakanlıklardan, kurum ve kuruluşlardan, akademisyenlerden, STK temsilcilerinden, mağdur vatandaşlardan yazılı ve sözlü bilgi alabilecektir. Bu çerçevede kamu kurumları, bilgi ve belge taleplerine cevap vermekle yükümlüdür. Ayrıca ilgili uzmanlar Meclis’e davet edilerek doğrudan dinlenebilecektir.
3. Saha çalışmaları ve yerinde inceleme
Komisyon üyeleri, belirlenen illerde, özellikle terörden etkilenmiş bölgelerde yerinde gözlem ve temaslarda bulunabileceklerdir. Bu ziyaretler sırasında valilikler, belediyeler, muhtarlar, kanaat önderleri, mağdurlar ve bölge halkıyla görüşmeler yapılacaktır. Bu gözlemler, hem sahadan gelen sesi yansıtmak hem de raporu gerçeklik temeline oturtmak açısından kritik önemdedir.
4. Ara raporlar ve iç değerlendirme toplantıları
Çalışmalar ilerledikçe, belirli periyotlarla ara raporlar hazırlanacak ve komisyon içinde değerlendirilecektir. Bu sayede süreç şeffaflıkla izlenebilecek, gerektiğinde yöntemsel revizyonlar yapılabilecektir.
5. Nihai raporun hazırlanması
Toplanan tüm bilgi, belge, gözlem ve görüşmeler ışığında nihai rapor yazımı gerçekleştirilecektir. Bu rapor, yalnızca bir tespit metni değil; aynı zamanda çözüm önerilerini, önerilen yasal düzenlemeleri ve kamu politikası tasarımlarını içerecektir.
6. Raporun TBMM’ye sunulması ve kamuoyuna açıklanması
Komisyon raporu, Meclis Başkanlığı’na sunularak resmî sürecini tamamlayacaktır. Ardından Meclis Genel Kurulu’na bilgi sunumu yapılabilecek ve rapor kamuoyuyla paylaşılabilecektir.
Bu süreçlerin başarısı, komisyonun sahici niyetle çalışmasına, siyaset üstü bir bakış açısı geliştirmesine ve önerilerini yalnızca güncel faydalarla değil, tarihî sorumlulukla temellendirmesine bağlıdır. Komisyon, yalnızca bir araştırma birimi değil; aynı zamanda toplumsal barışa açılacak bir siyasî irade göstergesi olmalıdır.
Bu komisyondan ne beklenmeli? Gerçek bir kardeşlik imkânı mı yoksa politik vitrin mi?
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan her komisyon, şeklen bir çalışma heyeti gibi görünse de esasen bir zihniyet turnusolüdür. “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adıyla kurulan bu yeni yapı da yalnızca bir komisyon değil, bu toprakların yorgun ve umutsuz halkına yöneltilmiş bir soru cümlesidir: Gerçekten barışmak istiyor muyuz?
Bugün, Türkiye toplumunun zihninde açılmış derin yaralar; çatışmalarla, bastırmalarla ve temsil edilmeyen öfkelerle derinleşmiş toplumsal fay hatları vardır. Bu komisyon, terörün kök nedenlerini yalnızca silahlı yapılarla değil, adaletsizlikle, eşitsizlikle, dışlanmayla, dilin yasaklanmasıyla, kültürün bastırılmasıyla, şehirlerin harabeye çevrilmesiyle açıklayabilecek bir cesarete sahip mi? Yoksa yalnızca faili meçhul bir “birlik ve beraberlik” söyleminin parçası mı olacak?
Komisyonda neredeyse tüm siyasi partiler yer almakta. Ancak bu geniş temsil gücü, yalnızca sembolik bir mutabakata mı işaret ediyor, yoksa ortak bir tarihî yükü sırtlayacak bir kolektif akla mı? Kardeşlik, yalnızca şiirle, sloganla, bayrakla kurulmaz; o kardeşliğin omurgası adalettir. Ve bu komisyon, eğer sadece tespitlerle yetinip çözümden kaçınırsa, asıl ihanet o zaman başlayacaktır. Çünkü umut verip yarım bırakmak, açık bir düşmanlıktan bile daha yıkıcıdır.
Bu komisyondan beklenen, geçmişin inkârına dayalı politikalarla yüzleşmek, travmaların sadece güvenlikçi dille bastırılmasına değil, sosyal politikalarla onarılmasına yönelmek ve her şeyden önce halkın sesini, Ankara’nın değil, Diyarbakır’ın, Hakkari’nin, Yüksekova’nın, Mardin’in ve Van’ın sokaklarından işitilebilir kılmaktır. Kardeşlik, birbirini susturarak değil, birbirini duyarak başlar. Demokrasi, sadece sandık günü değil, ötekinin yaşama hakkını tanıdığın her gün işlemeye başlar. Milli dayanışma ise, yalnızca sınır ötesi operasyonlarda değil, komşunun diline, inancına, hikâyesine saygı gösterdiğinde anlam kazanır.
Eğer bu komisyon, mevcut siyasî faydaların vitrini olmaya indirgenirse, yalnızca zaman kaybettirecek ve derinleşmiş kırılmaları meşrulaştıracaktır. Ama eğer samimi bir irade, tarihî cesaret ve ahlâkî sorumlulukla yürürse; o zaman belki, bu topraklarda “kardeşlik” sözcüğü ilk kez hakiki anlamına kavuşabilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahçeli ve DEM çizgisinde oluşan yeni denklem: Gerçek çözüm mümkün mü?
Türkiye’nin yakın tarihinde sorunların çözümüne dair atılan her adımın önünde bir direniş, bir sabotaj, bir korku duvarı yükselmiştir. Ancak bu kez, başka bir eşiğe gelindi. Bu eşik yalnızca bir komisyonun kurulması değil, siyaset kurumunun ortak bir irade üretmeye yönelmesidir. Alışıldık çatışmalı siyasal iklimin dışına çıkan bu tablo, farklı kutupları temsil eden üç yaklaşımın — Cumhurbaşkanı Erdoğan, Devlet Bahçeli ve DEM Parti — bir çözüm zemini etrafında buluşmasıyla oluşan yeni bir dengeye işaret etmektedir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yürütmenin gücünü elinde tutan lider olarak bu sürece yön veren önemli bir irade ortaya koymuştur. Yıllardır güvenlik merkezli yürütülen politikaların ardından, meseleyi meclis çatısı altında çözüme kavuşturma çağrısı, sorumluluğu paylaşan bir devlet aklının tezahürüdür. Erdoğan’ın meclisi adres göstermesi, siyasetin temsil alanlarını güçlendiren, toplumsal mutabakatı önemseyen bir yaklaşım olarak kayda değerdir.
Devlet Bahçeli ise bu süreçte gösterdiği olumlu tutumla, toplumun farklı kesimlerine sorumlulukla yaklaşılması gerektiğini hatırlatan bir duruş sergilemiştir. Milliyetçi bir siyasal çizgiyi temsil etmesine rağmen, Türkiye’nin birliğini yalnızca sert söylemlerle değil, çözüm arayışlarını da dikkate alan bir dil üzerinden savunmayı tercih etmesi, siyaset kurumunun olgunlaşmakta olduğunu göstermektedir. Bahçeli’nin katkısı, siyasi nezaketin ve millet menfaatini önceleyen bir devlet ciddiyetinin ifadesi olarak görülmelidir.
DEM Parti ise ilk defa bu denli açık ve sorumluluk taşıyan bir katkıyla çözüm sürecine ortak olmaktadır. Kendi tabanına ve temsil alanına yaslanan bir bilinçle, hak talebinde bulunmanın ötesine geçip çözümde rol almayı kabul eden bu tavır, Türkiye siyasetinde önemli bir eşiği temsil etmektedir. Müzakereyi bir zayıflık değil, bir bilinç göstergesi olarak ele alan bu yeni yaklaşım, siyasal temsilin sorumluluğuna uygun bir duruş olarak değerlidir.
Bu üç yaklaşımın bir masanın etrafında buluşabilmesi, Türkiye adına kıymetli bir başlangıçtır. Elbette bu süreç kırılgandır. Ancak dikkatli yürütülürse, ilk kez bir çözüm girişimi, bütün tarafların sorumluluk taşıdığı bir olgunlukla devam ettirilebilir. Çünkü herkesin elinde bir parçası olan bu sürecin bütünü ancak birlikte tamamlanabilir. Herkesin kaybettiği bir coğrafyada, artık herkesin kazandığı bir çözüm mümkündür.
Gerçek kardeşlik, geçmişin yüklerini birlikte omuzlamakla başlar. Bu süreci ayakta tutacak olan şey, ötekini dinleyebilme cesareti, bir başkasının acısını paylaşabilme erdemi ve nihayetinde ortak geleceği birlikte kurma iradesidir.